Liberalizm nedir diye sorduğumuzda öncelikle Smith’in çıkarımlarına yakından bakmamız gerekir. Adam Smith’in fayda teorilerini reddettiğine dair çeşitli imalar vardır. Özellikle, iktisadi olarak işleyen bir toplumun nasıl inşa edilip sürdürülebileceğine dair çözümlemeleri dönemin koşullarına göre oldukça derinliklidir. Buna rağmen Smith, genellikle “liberallerin babası” olarak konumlandırılmaktadır. Aslında Adam Smith, İskoçyalı bir düşünürdür ve “iktisadın babası” olarak anılır; çünkü ilk defa iktisadi düşünceyi sistematik biçimde Milletlerin Zenginliği adlı eserinde ele almıştır. Ancak Smith’in yaptığı şey, bir liberal dogma ortaya koymaktan çok, işleyen bir ekonomik ve toplumsal sistemin nasıl inşa edileceğini açıklamak ve doğal özgürlükler sistemini tanımlamaktır. Liberal ekonomi de bu çerçevede kendisine dayanak bulmuştur. Smith, o dönemki uluslararası ilişkileri merkantilizm bağlamında değerlendirmiştir. Merkantilizm, o döneme kadar bir ekol olarak adlandırılmamış olsa da, genel olarak ülkelerin ihracatı artırıp ithalatı sınırlayarak zenginliğe —özellikle altın birikimine— ulaşabilecekleri düşüncesine dayanıyordu. Hatta bu anlayış, altının sadece ticaretle değil, işgal yoluyla da elde edilebileceğini savunuyordu. Smith’in bu sistemde en çok eleştirdiği isim, siyasetçi Thomas Mun’dur. Mun’un hükümetle çıkar çatışması içinde olduğunu, yasaların sunduğu ayrıcalıklardan yararlanarak sistemi yozlaştırdığını öne sürmüştür. Mathieu’ya göre biz Adam Smith’in yazılarını seçerek okuyoruz. Smith’in “Akşam yemeğimizi kasabın, bira üreticisinin ya da fırıncının iyiliğinden değil, kendi çıkarlarına duydukları ilgiden bekleriz” sözü, modern liberal bireyciliğin meşrulaştırılması için yanlış biçimde kullanılmaktadır. Oysa Smith’in uzmanlarının defalarca vurguladığı gibi, bu ifade bağlamından koparılmıştır. Yazarımız Mathieu’nun eleştirdiği bir diğer düşünür ise Arıların Masalı adlı eserin yazarı Bernard Mandeville’dir. Mandeville, devletin vatandaşlarının servet birikimini teşvik etmemesi gerektiğini, çünkü ekonomik canlılığın temelinin tüketim olduğunu savunur. Devletin, gerektiğinde tüketimi artırmak için her türlü yolu kullanabileceğini, insanların lüks içinde yaşayıp gösteriş yapmalarının ekonomik canlılığa katkı sağlayacağını ileri sürer. Ancak Adam Smith, bu görüşe özellikle Ahlaki Duygular Teorisi adlı eserinde karşı çıkar; bu tür şatafatın ahlaki olmadığını belirtir. Piyasa anlayışları bakımından Mandeville bir uçta, Rousseau diğer uçtadır; Smith ise ikisinin ortasında yer alır. Rousseau’ya göre piyasa, ahlaki yozlaşmanın temel sebebidir. Smith’in Doğu Hindistan Şirketi (EIC) üzerine de önemli çözümlemeleri vardır. O, tekellere karşı net bir duruş sergilemiştir. Tekellerin yozlaşmanın aracı olabileceğini belirtmiş, EIC’yi bu yönüyle eleştirmiştir. Şirketin ticaret yaptığı bölgelerde yalnızca ticari faaliyet yürütmekle kalmayıp, yönetimi de ele geçirmesi ve sıkı bir idari rejim kurarak yerel halkı sosyal ve ekonomik haklarından mahrum bırakması Smith’e göre insan onuruna aykırıdır. Smith bu durumu şöyle özetler: “Bir halkın kendi üretiminin her parçasından en fazla yararı sağlamasını ve bunu en uygun biçimde kullanmasını engellemek, insanlığın en kutsal haklarının açık bir ihlalidir.” Bu çerçevede List ve Adam Smith’in çözümlemelerini birlikte değerlendirmek gerekir. Mathieu’ya göre her iki düşünür de aslında karmaşık ilişki ağları içinde anlaşılmalıdır; fakat biz onları yanlı biçimde okuduğumuz için Smith’i “liberal”, List’i ise “sömürge karşıtı” olarak tanıyoruz. Oysa durum bundan çok daha karmaşıktır. Tekellerin, özellikle Doğu Hindistan Şirketi örneğinde görüldüğü gibi, sömürgeleştirilen ülkeler üzerinde olumsuz etkileri olduğu kadar İngiliz halkı üzerinde de zararlı sonuçlar doğurduğunu Smith belirtmiştir. Tekellerin yarattığı yüksek fiyatlarla İngiliz tüketiciler de mücadele etmek zorunda kalmıştır. Smith’e göre ekonomik tekel, hem ahlaki yozlaşmanın hem de toplumsal refahın düşmanıdır. Küresel politik iktisada dönecek olursak, liberalizm bu alanda genellikle ekonomik ilkeler dizisiyle ilgilenir. Bu nedenle seçici okumalar, genel düşünce sistemimize ciddi zarar vermektedir. Adam Smith aslında “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” dememiştir. O, yalnızca devletin mümkün olduğu ölçüde piyasaya müdahale etmemesi gerektiğini savunmuştur. Dolayısıyla devletler arası ilişkiler bağlamında piyasa temelli bir çözümün her zaman geçerli olamayacağını, liberal çözümlemenin de bu nedenle eksik kaldığını söylemek mümkündür.
Bir yanıt yazın