Marksizm

Küresel Politik İktisatta dört temel ideoloji, yani dört farklı bakış açısını temsil eden görüş bulunduğunu belirtmiştik. Her ne kadar Küresel Politik İktisat 1970’lerde ortaya çıkmış olsa da, bu dönemde yapılan çalışmalar daha çok genel gelişmelere odaklanmış, geleceğe yönelik sistematik öngörülerde bulunmamıştır. 2000’li yıllarda ise bu düşünce sisteminin kökenlerine, yani tarihsel ve teorik temellerine yönelik ilgi artmıştır. Bu temel yaklaşımlardan biri Marksizm, dördüncü yaklaşım ise feminizmdir.

Marksizm ve Küresel Politik İktisadın Kökenleri

Marx, büyük kitleleri peşinden sürüklemiş olsa da, dünyanın iktisadi yapısını tamamen şekillendirmiş bir düşünür değildir. Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar dünyanın belirli bir kısmını derinden etkilemiş olsa da, günümüzde etkisi daha sınırlıdır. Küresel Politik İktisat’ın Marksist temellerine baktığımızda oldukça geniş bir tartışma alanı bulunur; çünkü “hangi Marx’tan söz edildiği önemlidir. Marx’ın birçok farklı çalışma alanı vardır ve düşünceleri üzerinden çeşitli yorumlar ve alt akımlar doğmuştur. Bu çerçevede Marksizm iki ana eksende ele alınabilir: normatif ve analitik Marksizm.

Normatif Marksizm, yeni bir toplumsal bilinç oluşturmayı hedefler. Bu yaklaşım sadece dünyayı anlamaya değil, aynı zamanda onu devrim yoluyla değiştirmeye odaklanır. Temel kaynağı, Marx ile Engels’in birlikte kaleme aldığı Komünist Manifesto’dur. Analitik Marksizm ise kapitalist mekanizmanın nasıl işlediğini teorik düzeyde açıklamaya çalışır. Amacı, sistemin içsel mantığını çözümlemektir; doğrudan bir devrim çağrısı yapmaz. Bu yaklaşımın temel kaynağı Das Kapital’dir. Analitik Marksizm kendi içinde ikiye ayrılır: tarihselci ve yapısalcı Marksizm.

Tarihselci Marx, kapitalizmi tarihsel bağlamda okur. Sınıf mücadelesi, ideoloji ve tarihsel özgürlük bu yorumda ön plandadır. Marx, Adam Smith’in tarihsel çözümlemelerini tanır ancak onu kapitalizm sonrasına dair bir öngörüsünün olmaması nedeniyle eleştirir. Yapısalcı Marksistler ise Alman İdeolojisi adlı esere dayanır; toplumsal yapılar ve üretim ilişkileri üzerinden daha antropolojik bir okuma geliştirirler. Marksist gelenekte ekonometrik modeller veya matematiksel çözümlemeler yerine daha sözel ve didaktik bir anlatım tercih edilmiştir.

Küresel Politik İktisat açısından Marksist bakışın ortak noktası şudur: Liberaller kapitalizmi doğal bir sistem olarak kabul ederken, Marksistler bunun “doğal” değil, insan eliyle inşa edilmiş bir sistem olduğunu savunur. Bu nedenle kapitalist sistemin bireyler üzerinde yarattığı sömürü ilişkilerini ve insanların neden bu sömürü düzenini gönüllü bir biçimde yeniden ürettiklerini sorgularlar. Marx’a göre klasik ekonomistler —başta Smith olmak üzere— yalnızca kapitalist sistemin nasıl büyüyeceğine odaklanmış, bu sistemin toplumsal etkilerini görmezden gelmişlerdir.

Yazar Mathieu, bu noktada seçici okumanın etkisine dikkat çeker. Ona göre Marx’ın Smith’e yönelttiği eleştiriler kısmen haklıdır ancak Smith’e de haksızlık edilmektedir. Mathieu, Smith’in yalnızca sermaye birikimine odaklanan biri olmadığını, tam tersine Mandeville’in aşırı tüketim yanlısı fikirlerine karşı çıktığını hatırlatır. Smith, kapitalizmi kutsamaktan ziyade “medenileştirmeye” çalışmıştır. Ona göre ticari toplumun amacı bireysel çıkarları büyütmek değil, bireysel çıkar ile toplumsal fayda arasında denge kurmaktır.

Marx ise kendi düşüncelerini klasik iktisada karşıt biçimde geliştirmiştir; ancak başlangıç varsayımlarının bir kısmını Smith’ten almıştır. Kapitalizmi eleştirirken Smith’in fikirleri onun düşünce sisteminin temel karşıt noktası hâline gelmiştir. Marx’a göre kapitalizm, burjuva ekonomistlerince insanların kendi hayatlarını özgürce belirlediği bir sistem olarak gösterilse de, gerçekte birey ancak sistemin işleyişine hizmet ettiği sürece değer kazanır. Kapitalist ekonomi, insanların özgürlüğü pahasına işler; bireyler yaşamlarını sürdürebilmek için sisteme boyun eğmek ve emeğini satmak zorundadır. Bu durum bir özgürlük değil, zorunluluktur. İnsan emeğini satarak sisteme dahil olur; iş bulmak, kira ödemek ve rekabet etmek gibi süreçler insanı sisteme bağımlı hâle getirir. Bu bağımlılık sürdükçe sistem kendini yeniden üretir, büyür ve gelişir.

Marx, emek sahiplerini kapitalizmin devasa mekanizmasındaki çarkların dişlilerine benzetir. Bu dişliler dönmeye devam ettikçe sistem işler. İnsanlar bu düzenin parçası olduklarını fark etmez, çünkü yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmak zorundadırlar. Bu durumu Marx “yanlış bilinç” olarak tanımlar. Kapitalist sistemin asıl amacı bireylerin mutluluğu veya refahı değil, sermayenin sürekli birikimidir. İnsan emeği bir araç hâline gelir ve meta olarak görülür. Bu durum, insan ilişkilerini parasal ilişkilere indirger ve insanın insana yabancılaşmasına yol açar.

Marx’ın en önemli kavramlarından biri yabancılaşmadır. Smith’in “iş bölümü üretimi artırır” düşüncesine karşılık Marx, iş bölümünün işçiyi kendi emeğinden uzaklaştırdığını savunur. Daha önce bir sandalyeyi baştan sona yapan bir zanaatkâr, artık yalnızca bir vidasını takar hâle gelmiştir; böylece üretimin bütününü sahiplenemez. Bu süreç, işçinin yaptığı işe yabancılaşmasına yol açar. Üretim sürecindeki onur duygusunu da kaybettirir.

Marx, insanın neredeyse tamamen emek faaliyetine indirgenmesini eleştirir. Bu bağlamda “emek” ve “emek gücü” kavramlarını birbirinden ayırır. Emek gücü, işçilerin yaşamlarını sürdürmeleri için gereken asgari maliyeti temsil ederken, emeğin kendisi üretime gerçek değeri katan unsurdur. Sermaye sahipleri, işçiye emeğinin değil, yalnızca emek gücünün karşılığını öder. Bu fark, yani emekle emek gücü arasındaki fark, sermaye sahibinin artı değeridir. Artı değer, kapitalist sömürü sisteminin temelidir. Marx’a göre üretimde harcanan emek, yaratılan değerin kaynağıdır; fakat bu değer adil biçimde bölüşülmediği için kapitalist sistemin merkezinde adaletsizlik vardır.

Emek-değer teorisini ilk ortaya atan kişi aslında Adam Smith’tir. Ancak Marx bu teoriyi sömürü ilişkilerini açıklamak için yeniden yorumlamıştır. Eğer bir malın değeri tamamen işçinin emeğinden doğuyorsa, bu değerin büyük kısmının kapitalist kâr olarak el konulması adaletsizdir. Bu nedenle Marx, mülkiyetin toplumsal yapısının değişmesi gerektiğini savunur. Neoklasik iktisatçılar daha sonra bu teoriden uzaklaşmış, servet dağılımını piyasa dengesiyle açıklamaya çalışmıştır. Marx ise servetin üretken çalışmadan değil, sınıfsal konumdan ve toplumsal ayrıcalıklardan kaynaklandığını söyler.

Artı değer kavramı Marx’a göre kapitalizmin özüdür. İşçiler emeğinin karşılığını alamaz, bu fark sermaye sahibinin kârı olur. Bu sömürü adil bir sözleşme biçiminde meşrulaştırılır; ancak bu “yanlış bilinç”tir. İnsanlar, adil olduğunu sandıkları bir düzen içinde sömürülürler. Normatif Marksizm, bu sözleşme düzenini aşmak ve yeni bir toplumsal yapı kurmak gerektiğini savunur. Marx’a göre toplum iki sınıfa ayrılır: artı değere el koyan kapitalistler (burjuvazi) ve emeklerini satan işçiler (proletarya).

Mathieu’ya göre kapitalistler yalnızca “kötü” değildir; onlar da sistemin devamı için kendilerine biçilen rolleri yerine getirir. Hayatta kalmak için diğer kapitalistlerle rekabet etmek zorundadırlar. Bu rekabetin yoğunluğu kimi kapitalistlerin iflasına yol açar, sermaye birikimi giderek daha az sayıda elde toplanır. Marx bu durumu “biriktirin, biriktirin, Musa peygamberinizin buyruğu budur” diyerek eleştirmiştir.

Küresel Politik İktisat çerçevesinde Marx’tan esinlenen araştırmacılar, Marksizmin doğasına sadık kalmışlardır. Onlar, küresel üretim ilişkilerindeki sömürü düzenini açıklamaya çalışırlar. Marksist Küresel Politik İktisat düşünürlerinin önemli bir kısmı Çok Uluslu Şirketler üzerine yoğunlaşmıştır. Bu şirketler, farklı ülkelerde faaliyet göstererek kapitalist ve işçi arasındaki sömürü düzenini küresel ölçekte yaymaktadır. Böylece zengin ülkelerdeki sermaye sahipleri, yoksul ülkelerdeki emeğin artı değerine el koymaktadır. Devletler işçi haklarını korumaya yönelik politikalar geliştirse de, küreselleşme bu çabaları zayıflatmıştır. Günümüzde Marksist bakış açısından değerlendirildiğinde, ulusötesi bir kapitalist sınıfın ortaya çıktığı görülür. Bu sınıf, herhangi bir devletin hukukundan bağımsız hareket edebilmektedir. Bazı Çok Uluslu Şirketler kendi ülkelerinde işçi haklarını korur gibi görünse de, başka ülkelerde ağır sömürü koşulları yaratmaktadır. En bilinen örneklerden biri, Nike’ın Güneydoğu Asya’daki çocuk işçi çalıştırma vakalarıdır.

Marksistlere göre emek-değer teorisi hâlen uluslararası üretim süreçlerini açıklamada güçlü bir araçtır. Günümüzde küreselleşmenin gerilemesinin nedenlerinden biri de, bu teorinin işaret ettiği adaletsizliklerin giderek daha fazla fark edilmesidir. Bir başka gerileme sebebi de son yıllarda artan popülist siyasi hamleler olarak yorumlanabilir.

Yapısalcı Marksistler, özellikle Küresel Politik İktisat’a yoğun ilgi göstermişlerdir. Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra dünyayı tek ve bütünleşik bir kapitalist sistem olarak görürler. Sömürünün artık bütünleşmiş küresel düzende gerçekleştiğini savunurlar. Bu düşünce, Lenin’in kapitalizmin 20. yüzyılda “emperyalizm” aşamasına geçtiği yönündeki tespitiyle de bağlantılıdır. Lenin’e göre kapitalizmin bu yeni aşaması, devletler arası rekabetin ve ekonomik ilişkilerin sömürüye evrilmiş biçimidir.

Küresel Politik İktisat içinde iki önemli Marksist yaklaşım öne çıkar:

  1. Dünya Sistemleri Teorisi
  2. Bağımlılık Teorisi

Her iki yaklaşımın da ortak söylemi, küresel ekonominin zengin merkez ülkelerle yoksul çevre ülkeler arasında işleyen bir sömürü düzeni olduğudur. Özellikle bağımlılık teorisyenleri, zengin ülkelerin kendi refahlarını sürdürmek için yoksul ülkeleri sömürdüklerini, bu sömürü düzeninin günümüzde üretim ilişkileri aracılığıyla devam ettiğini savunurlar. Bu sistem, sürekli olarak kendini yenileyerek farklı biçimlerde yeniden üretir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir